Sarı ve sıcak. Lizbon’u 2 kelimeyle tanımla deseler ilk aklıma gelen kelimeler bunlar olur. Net! Ciddi anlamda sarı etkisi hakim ve havası gibi ruhu da sıcak bir şehir gerçekten. Akdeniz’e kıyısı olmayan Akdeniz ülkesi Portekiz’in başkentinde geçirdiğim 2 dolu dolu günü girişi faslını fazla uzatmadan anlatmaya başlıyorum. İşte Lizbon Gezi Rehberi.
Ben şehre Sevilla’dan bindiğim gece otobüsüyle sabahın kör vakti ulaştım. Direkt gitmek isteyenler için ülkemizden sadece THY’nin seferleri bulunuyor. “İstanbul Lizbon arası kaç saat?” diyenler için, yaklaşık 4,5 saat sürdüğünü söyleyebilirim. Avrupa’daki en uzun uçuş sürelerinden biri bu, fakat kıtanın en batısındaki şehirlerden biri olduğunu düşünürsek normaldir. Saat farkı da diğer Kıta Avrupası ülkelerine göre 1 saat fazla. Komşu İspanya’da Türkiye’den 1 saat gerideyken Portekiz’e ayak bastığımızda 1 saat daha geriye düşüyoruz.
Havalimanı’ndan şehre ulaşım konusunda bizzat tecrübem yok ama bildiğim kadarıyla metro ile direkt şehre varıyorsunuz, taksi ile gelmek gibi bir lüksünüz varsa bedeli, 10 Euro gibi cüzi bir tutarmış. Ben gece Sevilla’dan bindiğim otobüsle şehre ulaştım ve ilk noktam Rodoviario Sete Rios Otobüs Terminali oldu, ilk karşılaştığım manzara ise otobüs terminalinde uyuyan evsizlerdi.
Sabahın 06.30’unda şehre inmem nedeniyle terminalde biraz dinlendikten sonra metro açılır açılmaz hostelime gitmek için yola çıktım. Hadi yeri gelmişken hemen metrodan bahsedeyim: Lisboa Viva Card adı verilen bir şey var. Aynı bizim akbil mantığıyla bunu satın alıp içine para yüklüyorsunuz. Kartın fiyatı 50 Cent, günlük bilet 6 Euro. Ben toplu taşımayı çok kullanmayacağımı düşünerek bu kartı almadım. Tek yön metro biletini tercih ettim. Fiyatı 1,5 Euro. Yalnız bu kart otobüs ve tramvayda geçmiyormuş. Üzücü…
Kaldığım hostel tren istasyonuna yürüyerek 10 dakika uzaklıkta, izbe bir yerdeydi. “Şehrin en uyduruk bölgesine kurmuşlar hosteli Allah kahretsin” diye söylene söylene çaldım zili ama içeri girince durum değişti. İki kız kardeşin işlettiği, aşırı tatlı, butik bir hostel. Aslında hiçbir lüksü yok ve bayağı eski ama kadın eli değişince işler değişiyor. Ufacık detaylar bir mekana şirinlik katmaya yetiyor. Booking com’da (biraz abartarak) 10 üzerinden 10 vermişim bu tatlı yere. Kısa keseyim: Tavsiye ederim.
Lizbon’da gezilecek yerlere geçmeden önce birkaç işe yarayacak bilgi vereyim:
- Lizbon ucuz sayılacak bir şehir. Bütçenizi çok yıpratmaz.
- Komşu İspanyollara göre Portekizliler gayet güzel İngilizce konuşabiliyorlar. Bu konuda hiç sıkıntı yaşamazsınız.
- Büfelerden 4 Euro gibi cüzi bir tutara bir sim kart alıp kullanmaya başlayabilirsiniz. 1 gb internet işinizi görür. Bizim gsm operatörlerinin acımasız yurt dışı kullanım tarifelerinden kaçınmak gerekiyor.
- Şehrin turistik haritası hiç kullanışlı değil. Burada tramvay haritaları belirtilmiyor, sonu E ile biten otobüs hatları aslında tramvay. Yine bu haritalarda M ile belirtilen noktalar metro değil, müze. Özetle, bir şehir rehberi aplikasyonu indirmekte fayda var.
Lizbon Gezilecek Yerler
Lizbon gezi rehberi oluştururken, işleri kolaylaştırmak adına şehri bölge bölge anlatmak çok daha mantıklı. Haydi başlayalım.
-
Baixa Bölgesi
Lizbon’un merkezi tam olarak burası. Ben şehri gezmeye Lizbon Ticaret Meydanı yani Praça do Comercio’dan başladım. Santa Apolonia Tren İstasyonu’ndan yürüyerek 20 dakika sürüyor. 1755’te yaşanan büyük bir depremden sonra bu alan tekrar kurgulanmış. Ortasında Portekiz Kralı I. Jose’nin bir heykelinin bulunduğu bu kocaman meydanın çok etkileyici olduğunu söyleyemeyeceğim. Akşamları daha eğlenceli olduğu kesin.
Meydandaki büyük Zafer Takı’nın altından geçince Rua Augusta Caddesi’nde buluyoruz kendimizi (ki o Zafer Takı’nın adı da aslında Rua Augusta). Ünlü mağazalar, kazık restoranlar, sokak sanatçıları gibi standart bir takım mevzuların bulunduğu bu caddenin sonu Rossio Meydanı’na çıkıyor. Ticaret Meydanı’ndan daha küçük, fakat daha güzel bir meydan. Zaten şehirdeki tüm önemli etkinlikler, kutlamalar, mitingler burada yapılıyormuş.
Lizbon’un üçüncü ana meydanı da hemen yanı başında sayılır. Caddenin karşısına geçip Rua do Amparo’dan ilerleyince Praça de Figueira’ya ulaşıyoruz. Pek bir numarası olmayan bu meydanın ortasında Kral John I’in bir heykeli ve çevresinde çeşitli kafeler bulunuyor.
Tekrar Rossio Meydanı tarafına geçip Rua Aurea’dan bastırıp yürüyünce Santa Justa Asansörü’ne varıyoruz. Bu asansör Baixa’yı Bairro Alto Bölgesi’ne bağlıyor ve şehri yukarıdan görmeye olanak sağlıyor. Ücreti 5,15 Euro.
Yeri gelmişken belirteyim. Lizbon görüp görebileceğiniz en yokuşlu şehirlerden biri; dolayısıyla şehirde bu tarz füniküler ve asansörler ciddi bir ihtiyacı karşılıyor. Bunların en turistik olanıysa bahsettiğim Santa Justa Asansörü. Önünde sağlam bir turist kalabalığı olduğunu belirteyim.
-
Bairro Alto ve Chiado Bölgeleri
Bu iki bölge neredeyse iç içe geçmiş şekilde birbirine yakın yerler. Ayrı ayrı anlatmaya hiç gerek yok. Chiado, alışveriş caddeleri, kafeleri ve tarihi yapılarıyla öne çıkarken Bairro Alto’nun olayı gece hayatı. Gündüzü bir bitireyim, gecesine de geçeceğim tabii ki.
Rossio Meydanı’ndan Rua do Carmo Caddesi’ne bağlanarak Chiado’ya ulaşıyoruz. Metro İstasyonu ise Baixa-Chiado. Kilise gezmeyi sevenler için Sao Roque Kilisesi ve Carmo Rahibe Manastırı’nın kalıntıları fazlasıyla doyurucu olur. Yazının başlarında bahsettiğim 1755 tarihli deprem Carmo Manastırı’nı da yıkıp geçmiş; fakat kalıntıları hala geziliyor. Santa Justa Asansörü’nü kullanarak bu bölgeye ulaşırsanız göreceğiniz ilk yer bu kalıntılar.
Şehri tepeden izlemeli güzel noktalardan biri Miradouro de Sao Pedro de Alcantara denilen yer. Gloria fünikülerinin bitiş noktasında yer alıyor. Yazdığım gibi, bu bölgede çok sayıda füniküler var ve inip çıkmak için bunları kullanmak, bir turistik aktiviteden ziyade ihtiyaç.
Chiado Bölgesi’nde bir de meşhur kafe var: Cafe Brasileira. “Ünü nereden?” derseniz, “Önündeki, Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın heykelinden” diye cevap veririm. Pessoa’nın masasına oturup fotoğraf çektirmek gibi tipik bir turistik aktivite var fakat her zaman her yerde birilerine salça olup telefonumu ellerine tutuşturmaktan beis görmeyen şahsımın o gün utanacağı tuttu. Oturmuş kahvesini içen adamlara gidip de soramadım “Fotoğrafımı çeker misiniz?” diye. Canım sağ olsun, ne diyeyim şimdi:)
Kafeden olduğu caddeyi takip edince küçük bir meydan olan Praça Luis de Camoes Meydanı’na ulaşıyoruz. Bu meydanı sanki Chiado’yu Bairro Alto’dan ayıran yer gibi görmek mümkün. Meydanın altına Bairro Alto diyelim. Bir sürü ara sokaktan oluşan ve torbacıların kol gezdiği bir bölge burası. Korkulacak bir şey yok. Yüz vermezseniz tek kelime bile etmezler ama gerçekten inanılmaz bir uyuşturucu satışı dönüyor bu civarda. Kaç kişinin yanıma yanaşıp sorduğunu hatırlamıyorum. O derece:)
Hava kararınca bu bölge bayağı renkli hale geliyor. Bütün kafeler masayı sandalyeyi dışarı atmış, herkes sokakta laflayıp içiyor. Asmalımescit’in eski halini düşünün, o tarz bir bölge işte.
Gün ışığında ise Bairro Alto’nun en kalabalık yeri Bica Asansörü’nün olduğu sokak. O Instagram’da gördüğünüz ikonik Lizbon fotoğraf noktalarından birisi işte tam olarak burası. Burada fotoğraf çektirmeden şehirden ayrılanları havalimanından geri çeviriyorlarmış diye duydum. Yine dehşet bir yokuş olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. O füniküler boşuna orada değil:)
Chiado ve Barrio Alto böyle. Bol bol gezip bacak kası yapacağınız sokaklar kısaca.
-
Alfama Bölgesi
Baixa’nın sol tarafı Chiado ve Barrio Alto iken sağ tarafı Alfama Bölgesi oluyor. Burası aynı zamanda Lizbon’un en eski bölgesi. 1755 depreminden sağ çıkan tek bölge ve Fado’nun doğduğu yer. Şehrin diğer bölgelerinde de hakim fakat buralarda gezerken adeta Küba’da hissediyorsunuz kendinizi.
Sokaklarında, yokuşlarında kaybolmalık bu bölgenin en önemli noktası Sao Jorge Kalesi. Önemli olmasına önemli ama itiraf ediyorum ki ben bu kaleyi gezmedim; o nedenle bir yorumda bulunamayacağım. Şehrin birçok noktasından görülebilecek bir yükseklikte olmasından mütevellit, bayağı güzel bir manzarası olduğunu tahmin ediyorum. Giriş ücreti 8,50 Euroymuş.
Bölgenin ikinci önemli yapısı olan Lizbon Katedrali biraz daha nehre yakın kısımda bulunuyor. Santa Engracia Kilisesi ya da bir başka adıyla National Pantheon da bölgenin önemli yapılarından; fakat lokasyon olarak biraz daha doğuda kalıyor. Kaldığım hostele çok yakın olan bu kiliseye en yakın metro ve tren istasyonu Santa Apolonia.
Alfama Bölgesi’ni keşfetmenin en güzel yöntemini yazayım: 28 numaralı tramvay. Lizbon’un bu en meşhur tramvay hattı, şehrin neredeyse tüm önemli noktalarından geçen muazzam bir güzergaha sahip. Haddinden fazla kalabalık olduğunu da belirteyim. Bunalıp yarı yolda inerek, yokuşları yaya olarak çıkmayı tercih ettiğimi ekleyeyim (ki ben metrobüse alışkın bir bünyeyim, varın yoğunluğunu siz tahmin edin).
-
Belem Bölgesi
Tejo Nehri’nin kıyısında konuşlanmış bu semte yaya olarak gitmek akıl karı değil. 15 numaralı tramvaya binerek manastırı gördüğünüz yerde inmek en mantıklısı. En doğru rota bu noktadan başlayarak gezmek.
Vakit sıkıntısı nedeniyle gezemediğim Jeronimos Manastırı dışarıdan çok görkemli gözüküyordu. Vasco de Gama’nın mezarının da bulunduğu manastırın fotoğrafını çekmekle yetindim maalesef. Manastırdan dümdüz sahile doğru inerseniz Kaşifler Anıtı karşınızda olacak. Adından da anlaşıldığı gibi ünlü kaşiflerin heykellerinin bulunduğu bu dev anıtı gördükten sonra sahil boyunca giderek Belem Kulesi’ne doğru yol alıyoruz.
Vasco de Gama’ya adanmış Belem Kulesi’nin içine girmek için ciddi bir sıra beklemeniz gerekiyor ama dışarıdan da çok güzel. Hemen arkasında uzanmalık, dinlenmelik çimler var. Benim orada olduğum dönemde şansıma jazz festivali vardı ve ortam duble keyifliydi.
Bu civarda Denizcilik Müzesi ve Berardo Müzesi de bulunuyor ki, uzun bir Lizbon ziyaretiniz varsa uğranabilir.
Gelelim Lizbon’da adeta bir “İstanbul’da mıyım ben?” hissi yaratacak 25 Nisan Köprüsü’ne. Bizim iki boğaz köprümüzün neredeyse aynısını görünce çok şaşırmıştım. Bu kadar benzerlik olur. Tabii Lizbon’un İstanbul’la olan benzerliği sadece köprüleri değil. Şehir, tıpkı İstanbul gibi 7 tepe üstüne kurulmuş. 2 tane asma köprüsü var. Üçüncü köprüyü de yaparlarsa, toplu halde “Yok artık” deriz.
En sona Belem’in en tatlı tarafını bıraktım: Belem Pastanesi. Pasteis de Belem dedikleri, milföy üstü muhallebi adeta Belem’in alamet-i farikası olmuş, aşırı lezzetli bir tatlı. Tanesi 1,05 Euro. Bol bol alıp yiyebilirsiniz. Şehirde bu tatlıyı bulabileceğiniz başka bir sürü pastane var, hatta süpermarketlerde bile satılıyor; fakat en meşhuru bu pastanede yapılıyor. Tatmadan dönmek yok.
Belem, şehrin diğer bölgelerinden daha farklı, ferah bir bölge. Gezmesi rahat, düz ayak olması o kadar yokuş tırmandıktan sonra beni biraz dinlendirmişti. Burada bir yarım gün geçirmenizi tavsiye ederim. Müze, kilise gezecekseniz tüm gün bile gidebilir.
Şehrin 5 ana bölgesi ve buralarda yapılabilecek aktiviteler hemen hemen bu şekilde fakat bu bölgelerin dışında kalan başka yerler de var ki, biraz da onlardan bahsedeyim.
LX Factory
Benim Lizbon’da en çok sevdiğim ve kendimi ait hissettiğim yerlerden biri kesinlikle burası oldu. Eski bir kumaş fabrikasının alternatif bir sanat ve eğlence kompleksine evrildiği LX Factory’de Lizbon’un bütün bitli, pireli tayfasını görmek mümkün. İşin şakası bir yana metrekare başına düşen hipster sayısı bir hayli fazla. Tarz kafeleri ve konsept mağazaları dışında bol bol sokak sanatı örneği ve sergi göreceğiniz bu alana bence muhakkak uğramalısınız.
Konum olarak Chiado ile Belem arasında diyebilirim. Hatta tam üstünde 25 Nisan Köprüsü yükseliyor. Alcantara-Mar Tren İstasyonu’nda inip biraz yürümeniz gerekiyor. Yürürken tırsmayın, etraf biraz bizim oto sanayii tarzı olsa da istasyonla LX Factory arasında fazla mesafe yok. Hatta cadde ismi de vereyim: Rua Rodriguez de Faria.
Lizbon Akvaryumu
Dünyanın en büyük akvaryumlarından biri olduğu söylenen Oceanarium, benim pek ilgimi çekmeyen bir konsept olduğu için gitmedim ama şehrin önemli turistik noktalarından biri olarak öne çıkıyor. Deniz canlılarına meraklı olanlar için güzel bir deneyim olabilir.
Sintra
Lizbon’dan trenle yarım saat kadar süren bu küçük şehirdeki Pena Sarayı oldukça renkli ve masallardan çıkmış gibi duruyor. Atlas Okyanusu’na hakim bir tepede bulunması da bir başka artı faktör.
Cascais
Lizbon’dan yine yaklaşık yarım saatlik bir tren yolculuğuyla ulaşabileceğiniz bu sahil kasabası da deniz keyfi yapmak isteyenleri çağırıyor. Deniz dediğime bakmayın, aslında okyanus keyfi olacak o.
Cabo da Roca
Burası Avrupa’nın en batı noktası. Yüksek kayalıkların üstünden engin Atlas Okyanusu’nu izleyip şehrin turizm ofisinden Avrupa’nın en ucunda bulunduğumuza dair bir sertifika alabiliyormuşuz.
Lizbon’da 2-3 günden fazla vakit geçirecek olanlar bu son saydığım 3 yere de uğrayabilirler. Ben gidip görmediğim için yorumdan ziyade, kısa bir bilgi vermekle yetinmek durumundayım.
Lizbon Hakkında Bilmeniz Gerekenler
- Yazı içinde bahsetmiştim ama bir kere daha belirteyim. Lizbon tıpkı İstanbul gibi 7 tepe üstüne kurulmuş bir şehir.
- Şehrin simgesi horoz. Çok mu önemli bir bilgi? Hayır. Günün birinde bir bilgi yarışmasına katılırsınız da karşınıza çıkarsa işinize yarayacak türden bir bilgi işte.
- Lizbon’a “Beyaz Şehir” diyorlarmış. Yukarıdaki ile aynı tarzda bilgilerden:)
- Lizbonlular şehirlerini “City of tolerance” olarak tanımlıyorlarmış. Gayet güzel ve insana sıcak gelen bir tanım. Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri.
- Portekiz’in geleneksel müziği Fado. Latincede “kader” anlamındaki “Fatum” sözünden gelmekte olan bu hüzünlü müziği dinleyeceğiniz bir çok mekan var. Bairro Alto’da bolca seçenek mevcut ve bir akşam bunlardan birine muhakkak uğrayıp canlı canlı dinlemelisiniz.
- Şehirde sokak sanatı adına çok fazla sayıda örnek görmek mümkün. Ticaret Meydanı’na yakın bir konumda olan Rua da Madalena Sokağı şahane grafitilerle dolu.
- Spesifik bir restoran ismi veremeyeceğim ama Lizbon’da tüketmeniz gereken en önemli şey deniz ürünleri. Hem ucuz, hem de lezzetli. Ahtapotu olsun, karidesi olsun, artık Allah ne verdiyse acımadan saldırın.
- Portekizceyi ben nedense Rusçaya benzettim. “Ne alaka” diyeceksiniz ama benzettim işte. Hatta hosteldeki bir gruba “Rusya’dan mı geldiniz?” diye sorma gafletinde bulunup, insanların şaşkın bakışlarına maruz kalmıştım:)
- Şehirde pek çok yer Arnavut kaldırımı, kalanları da fayans. Evet, çok estetik ama yağmurlu bir zaman rast gelirseniz dikkatli olmakta fayda var.
Lizbon 2 günde gezilecek bir şehir gibi gözükse de bence şöyle bir 3-4 gün ayırıp rahat rahat gezmek daha iyi olacaktır. Yakın mesafelerdeki Sintra, Cascais gibi yerlere uğrama ve acele etmeden müze gezme şansı da olur bu sayede. Fazla vakti olmayanlar için harita eşliğinde şöyle güzel bir gezi rotası hazırladım. Bu güzergahları takip ederek şehri daha disiplinli gezebilirsiniz ama sokaklarında gelişigüzel gezinme mevzusunu öneririm; zira şehir merkezindeki tüm bölgeler çok renkli ve fotografik. Pişman olmazsınız.
