Notifications
Clear all

Londra’nın en iyi 10 Barı

1 Posts
1 Users
0 Reactions
379 Views
(@guvensez)
Posts: 418
Member
Topic starter
 

Londra ’nın iki büyük çekici, kendine hayran bırakan yanı var: tarih ve bira! Tamam abarttık, daha fazlası var elbette ama biz sana ikisinden bahsedeceğiz.

Yıllar önce Londra ‘da bu barların çoğunda korsanlar ve ceset hırsızları kanlı ve yumruk yumruğa kavgalar yapmışlar, hatta bunların bazıları literatüre bile geçmiş – Charles Dickens ve Samuel Pepys bile eserlerinde bunlardan ilham almışlar.

Tabi bugün bu barlardaki o otantik hava, o gaz lambasından gelen hafif ve loş ışık yerini iPad’in ekran ışığına bıraksa da, hala bu barlarda keyifle yapılacak düzinelerce şey var; harika biralar, sıcacık bir atmosfer ve keyifli ortam bunlardan bazıları. İşte Londralılar’ın hala o efsane Pub Kültürü’nü yaşattıkları 10 bar!

Ye Olde Mitre Tavern, Holborn, 1546

 

Bishop Guudrich bu notkada bu barı ilk kez inşa etmiş.  Londra Holborn’da iki sokağı birleştiren bir köşede bulunan bu pub, bugün hala keyifli ortamıyla dikkat çekiyor. İçeride yüksek sesle müzik ya da televizyon, veya herhangi bir meyve sıkacağı yok! Bunlar yerine içeride ahşap kolonlar, kömür ateşi, duvarlarda 8. Henry’nin portreleri ve viski testileri var. İçeride kendi sohbetinizi etmek ve kafa dinlemek için özel dizayn edilmiş küçük odalar bulunuyor, örneğin ‘The royal red’, loungey Bishop’s Room ya da Ye Closet gibi. Hepsi maksimum 6 kişinin oturabildiği hücreler diyebiliriz aslında. Mekan tamamen karakterle dolu ama eski Londra barları gibi ellerinde bira şişelerini birbirine tokuşturan ve sağa sola bira saçan serseriler beklemeyin. Şu sıralarda oldukça ağırbaşlı, genellikle insanların iş çıkışı uğradığı ve turistlerin domuz etinden yapılmış kıymalı börekler yediği popüler bir yer. Ayrıca tarihten günümüze çok fazla bira çeşidi burada mevcut.

The Old Bell Tavern, Londra the City, 1670

 

Londra the City’de bulunan bu barın yerinde aslında 300 yıl önce ‘The Swan’ adında bir taverna yer alıyormuş. Bu mekanda bizce oturalacak en iyi yer pencerenin önü, kaleydoskopik vitray camın hemen altı. Barın bulunduğu alan sade ancak tüm masaların sizi göreceği bir alanda konumlandırılmış. Burada oturunca ulusa sesleniş havasında hissediyorsunuz:‘Ey Londralı kardeşlerim!’

Bina 1666 yılında Londra’da çıkan büyük yangın sırasında büyük hasar görmüş. Ama Mimar Sir Christopher Wren, St. Bride Kilisesi’nin yapımında çalışan işçileri için burayı tekrar inşa etmiş. Barla ilgili pek çok söylenti var ama bunların en önemlisi yıllar önce yazar Wynkyn de Worde’un eserleri için bu barı bir çalışma alanı olarak kullanıyor oluşu ve yazdığı eserleri de yine bu barda yazıp, satması. Daha sonra bu binayı meşhur Cin üreticileri Nicholson’s satın almış. Mekanla ilgili gözlemimiz, kesinlikle hatırı sayılır bira çeşidi var fakat atmosferi biraz daha iyi olabilirdi.

Lamb & Flag, Covent Garden, 1772

 

Londra Covent Garden’da 1800’lü yıllarda, yereller bu barı çıkan büyük bar kavgaları nedeniyle ‘Kan Sepeti’ olarak adlandırmışlar. Tabi bugün sağa sola uçuşan yumruklar ve kavgalar yok; onun yerine biraz sıkışık ama aile dostu, hatta turistlere Pazar günü gravy soslu bonfile servis yapan bir bar var.

Bu noktadaki ilk binanın tarihi 1638’e dayanıyor ve bu binanın altında açılan ilk barın ismi The Coopers Arms imiş. Bugün, geçmiş yıllarda bu barın müdavimi olduğu bilinen Charles Dickens’ın tarihi fotoğrafları duvarda göz atmanız için sizi bekliyor.  Harika sert biralar var, ama barın etrafı çoğu zaman ana baba günü.

Ye Olde Cheshire Cheese, the City, 1667

 

Bu TARDIS benzeri, 6 katlı bina bir bardan çok müzeye benziyor. Yine de amerikan aksanı ve Japonların fotoğraf makinelerinin flaş sesleri dar koridorlarda yankılanıyor. Onların burada olmasının sebebi ise mekanın çok derin bir mazisinin oluşu. Londra the City’de, 1667’de Cheshire Cheese adıyla yenilenmeden önce, buradaki ilk yerleşim 1538 yılında Horn adında bir tavernaymış. Bundan önce de, 13. YY’da Carmelite Manastırı sahipliğinde bir konak burada yer alıyormuş. İçeride doğal ışık yok ve her oda farklı bir tat veriyor. Girişin hemen yanındaki en küçük oda Victorian, içlerinde en karakter sahibi olanı. Kapının hemen üstünde bir tabela hemen göze çarpıyor: ‘Bu barda sadece centilmenlere servis edilir.’ Tabii bu kurala günümüzde uyulmuyor.

İçeride dikkat çekici portreler, gürleyen bir kömür ateşi ve zemine ara ara dağılmış talaşlar var – yüzyıllar önce olduğu gibi. Her ne kadar üst katlar zarafetle, göze hoş ve abartılı bir şekilde döşense de; mahzen, bira varilleriyle gösterişsiz bir havada dekore edilmiş. Mekan olağanüstü orjinallik ve leziz biralar sunuyor, fakat Ale konusunda sıkıntılar var.

Spaniards Inn, Hampstead, 1585

 

Çalıların kenarında, görkemli ağaçlarla dolu rüzgarlı bir yolun ortasında, Spaniards Inn Londra Hampstead ve Londra Highgate arasında sınırda yer alıyor. Siyah paltolu soyguncuların yoldan geçenlerin yolunu kestiği ve mekanda yapılan gizli saklı buluşmaların kokusu hala etrafta. Bu tamamen izole barın tarihleri 1585 yılında dayanıyor ve Charles Dickens’ın Bay Pikvik’in Maceraları’ adlı eserinde bu bar ölümsüzleştirilmiş. Efsaneye göre de meşhur kötü adam Dick Turpin burada doğmuş, ve ilk cinayetlerini burada planlamış. Yine bir söylentiye göre, John Keats, Ode To Nightingale şiirini Londra ‘da, bu barın bahçesinde yazmış.

Barın içindeki küçük odalarda alçak tavan ve antik koyu ahşap mobilyalar otantik bir hava veriyor. Odalardaki eski dolaplar ise mekanın kültürünü ve geçmişini Dickens Edebiyatı’ndan alıntılar ve Turpin’in kayda değer hatıralarıyla gözler önüne sermeye gayret ediyor. İnanılmaz tarih ve hafif melankolik ortam, çok da geniş olmayan ancak yeterli bira menüsüyle Londra Hampstead‘de seni bekliyor.

The Mayflower, Rotherhithe, 1550

 

Ahşap mobilyalar, tüfekler, halatlar ve bir model gemi. Bunların hepsi kaşiflere ve sarhoş kosanlara şahitlik etmiş. Charles Dickens’in bir sözü duvarda hemen göze çarpıyor; ‘’Yoksulluk ve istiridye her zaman birlikte!’’ Mayflower 1550’de Londra Thames Nehrin’in kenarına kurulmuş en eski publardan biri. Yıllarca sayılamayacak kadar çok kez isim değiştirmiş. 1620’de Amerikanın keşfi ile birlikte günümüzde ki ismi sabit kalmış.

Tanker şeklinde bira bardakları, kafesler ve içerisinde ki fareler ile abartılı dekorasyonu hemen göze çarpıyor. Hava güzel ve elverişli iken Thames nehrine ve Londra köprüsüne karşı masa ve sandalyeler atıyorlar. Ambiyans ve biraların çeşitliliği gönülleri fethediyor.

The George Inn, Southwark, 1677

 

Terasından çevrede ki yıllanmış binaların mucizevi silüetinin en güzel izlenebildiği adı dilden dile dolaşan Londra Southwark’taki The George Inn’den bahsetmemek haksızlık olur. 1543’ten yani kısaca Ortaçağ Dönemi’nden beri halen Londra Kültür Bakanlığı’nın koruması altında olan tarihi bina keyfini çıkarabileceğiniz birkaç bölümden oluşuyor; bir adet bekleme odası, Old Bar, Charles Dickens’ın içkilerini yudumladığı The Gallery ve son olarak duvarlarında David Beaton ve  Shakespeare gibi efsanelerin portrelerinin bulunduğu, eski haritalara ve antika duvar halılarına raslayabileceğiniz ikinci kat.

İçerisinde türlü türlü masallar ve sırlar barındıran bu binada biranızı yudumlarken Londra Ortaçağ Dönemi’ni iliklerinize kadar hissedebilecek ve belki kendinizi o dönemden biri gibi hissedeceksiniz.

The Angel, Rotherhithe, 1850

 

Yabancı bir memlekette her zaman yerelleri takip edin çünkü sizi asla yanıltmazlar. İşte Londra Rogherhithe’deki Angel her zaman çoğunlukla yerellerin tercihinde olan bir yer!   1353’te Kral Edward tarafından inşa edilmiş bu bina, müşterilerine tarihi bir atmosfer sunuyor. Merdivenleri tamamen yerellere ait olan samimi bir bölüme iniyor. Barmenleri sizleri etkilemek için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Alt tarafta yereller biralarını yudumlarken üst tarafta turistler Londra ‘nın muhteşem köprülerine bakan manzaranın keyfini çıkartabiliyorlar. 15. Yüzyılda burası ilk olarak Bermondsey Priory’nin keşişleri adında bir bira evi olarak açılmış.

Aslında bina efsanevi isimlere şahitlik etmiş, mesela Captain Cook, Avustralya seyahatine çıkmadan evvel burada bir güzel sarhoş olmuş. Samuel Pepys 17. Yüzyılda buranın en sıkı müdavimlerinden biriymiş. Maalesef o eski tarihi havasını koruyamamış, yavaş yavaş yenilenip, günümüze göre modernleşmiş. Üzülerek bu yönünü hiç ama hiç sevmedik.

The Prospect of Whitby, Wapping, 1520

 

Kaçakçılar, kötü adamlar ve korsanlar tarafından bir zamanlar Devil’s Tavern ismi ile bilinirmiş. Londra ‘daki en büyük cinayetler ve akabininde nehire atma planları burada yapılmış. 22 tane hükümdardan Charles Dickens ve  Richard Burton gibi çok bilindik yazarlara kadar çok geniş bir müşteri yelpazesi olmuş.

Londra Wapping’deki bu bar tavana doğru uzun sütunlar, eski variller ve gemi maketleri ile süslenmiş. Bar ise tamamen kalaydan yapılmış. Balkonda ise bir dar ağacı görmek mümkün. Bu dar ağacı George Jeffreys’in anısına orada duruyor çünkü infazdan hemen evvel orada içkisini yudumladığı biliniyor. Çok sevimli bir atmosferdense sert, asi ve kötü çocuklara yönelik bir dekorasyon ile karşılaşmaya hazırlıklı olun.

The Grapes, Limehouse, 1583

 

Köşesinde Yüzüklerin Efendisi Gandalf’ın bir heykeli mevcut. Oradan kolaylıkla tanıyabilirsiniz. 2011’de  yeni sahibi Ian McKellen tamamen kendi zevkine göre yeniden dekore etmiş. Şeytan figürleri, büstleri ve bir adet eski tip Singer dikiş makinesi. Burada daha evvel Charles Dickens, kaşif Sir Walter Raleigh ve Samuel Pepys görülmüş. Çoğunlukla çevre kentlerden gelen emektarlar için bir meyhane görevi üstlenmiş. Burası için eve dönerken uğramak isteyebileceğiniz türden bir mekan diyebiliriz.

Londra efsanelerine ev sahipliği yapmış The Grapes; içerisinde antika detayları, zarif buzlu camları, tarihi portreleri ve koyu ahşap mobilyaları ile kesinlikle görülmeye değer.

Biz Londra ‘da en çok sevdiğimiz 10 barı bu şekilde sizlere listeledik. Siz de Londra seyahatlerinizde beğendiğiniz barları yorum olarak bu listeye ekleyerek, bizimle paylaşabilirsiniz.


 
Posted : 18/04/2022 9:26 pm